Seni Vurmaya Gelen Kurşuna Benim Adresimi Ver Ey Çocuk!

27 Kasım 2008 Perşembe



Seni Vurmaya Gelen Kurşuna Benim Adresimi Ver Ey Çocuk!

Sana yazıyorum bu mektubu ey çocuk! Sen özvatanının bombalar altında kanadığını izlerken,ölüm korkusu çekerken, silah seslerinden dalamazken derin uykulara,ben sana mektup yazıyorum

Kelimelerim yetmiyor, gözyaşlarımı zorluyorum akmıyorlar Yüreğimin dehlizlerinde derin bir acı, yanardağlar lavlarını aktarıyor kalbime Herkese kırgın bir çehre ile suskun dolaşıyorum etrafta

Niçin sustuğuma kimse anlam veremiyor, niye sustuğumu anlamıyorlar

Biliyorum bana dargınsın, biliyorum senin için hiç birşey yapamıyorum Elimden dua etmekten başka bir şey gelmiyor
KorkuyorumÖksüz kalmandan, yetim kalmandan, kollarını, bacağını,yüreğini kanlar içinde bir yerlerde unutmandan korkuyorum Seni gönlü yaralı bir güvercin gibi ortada bırakmalarından çok korkuyorum

Merhameti yoktur ki serseri kurşunun, acımazki sana
Cemre niyetine yere sererler narin bedenini, yağmurlar yağar üşürsün, ağlarsın, kimse tutmaz küçük ellerini
Hangi şefkatli kol sarar seni, kim merhamet öpücükleri kondurur gözyaşlarına aşina yanaklarına?

Ya aradığında kimseyi bulamazsan,ya herkes kaderine terkederse?

İşte o zaman bana hesap sorar mısın, azap meleği gözlerini gözlerime dikip ; "sende beni yalnız bıraktın" der misin?


Zulme hayır ey çocuk, zulme hayır!

Kırgınım ey çocuk!

En az senin kadar sitemliyim

Zihnimde kol geziyor düşüncelerim, başıma ağrılar saplanıyor, kanlı yayınlardan haberleri dinlemekten kaçıyorum

Ya yüzünü görürsem, ya küçük çehreni tanırsam, ya ana şefkatinden mahrum yüreğinin toprağın hüzünlü boynuna sarıldıgına şahidlik edersem?

Ölme, sakın ölme ey çocuk!

Korkarsan beni çağır,vurulmak üzereyken kurşuna seslen, ona benim adresimi ver

Yere düşüpte kalkamazsan bana uzat ellerini, kaybettiğin her yakının için bana bir daha, bir daha sarıl

Kimse duymazsa seni rüzgarın kulağına fısılda, bana yolla tüm sözleriniBen duyarım, yüreğime akıt gözyaşlarını sana yük olmasın ben taşırım

Çağırdığında gelemezsem,düştüğünde kaldıramazsam,bunların hiç birini yapmaya yetmezse gücüm, bil ki senin yanındayım ve seninle birlikte ağlıyor olacağım


Beni Yaşarken Anla

26 Kasım 2008 Çarşamba


Beni Yaşarken Anla

beni bana sorma yiğidim
maziye sor, tarihe sor beni
beni bende arama yiğidim
meydanlarda ara, kavgalarda bul beni
ben küfrün bağrında hançer
ben sokaklarda kan izi
ben gök kubbede bir tekbir
ben tetik yemiş bir mermi
işkencede bilâl, zindanda yusuf
darağacında hubeyb'im
beni arama
Beni yaşa Beni yaşarken anla yiğidim
Bil ki ne masallarda yaşadım ben
ne destanlar yazdım ölümsüz
fakat ben,
masallarda destan, destanlara can verdim
Bedelsiz
eğer amansız kavgalarda düşerse tetik
kurşun sesinde aks bulursa tekbir
eğer, bir ana yüreğinde ağlamak,
bir yetim sesinde
cinnetler yaşamak
ölümü soluklamak an be an
ve apansız kavgalara kuşanmak
kısmet olursa sana
beni anlar, beni yaşarsın yiğidim

Ve bir gün ıssız sokaklarda
yapayalnız
tevhid soluklanırken
mekke'de devleti özleyip, medine'ye yollanırken
eylül cellatları basarsa seni
"çık yurdunun dağlarına"
elinde silah, dilinde tekbir
diz çökerken hedefe, ufka dik gözlerini
ufukta bir yusuf, yusuf ta beni bulursun

"diyorum ya Beni bende arama yiğidim;
beni meydanlarda, beni kavgalarda"

ve sehpalarda yaşa yiğidim
beni yaşarken anla…

Nuveyba

17 Kasım 2008 Pazartesi



Öfkemin hançerine su ver sen

kalkalım bir seher vakti Nuveyba

işgaledilmiş topraklarımız üstüne

güneş doğmadan önce


her taşın dibine bir yıldız gömmüşler

şu denizden hala kırbaç sesi gelir

atlıları en son ne zaman görmüştün Nuveyba

nezaman öpmüştün ayağını Selahaddin’in


kol kırılır yen içinde kalır

ya baş koparsa Nuveyba

bu gövde bir düşerse yere ya

kan tutar dağları, atom santrallerini

yeryüzünü ve umutları sel alır


geriye andın, aşkın ve adın kaldı

andını çocuklar içti Nuveyba

aşkın yüreklere düştü

adın cellatların kirli elinde

Filistin askısına dönüştü


kan akacak bu topraklarda kan

kendileri benimkini

demirden atları seninkini içecek

bir can düşecek toprağa

Sabra

bir can kalkacak.


Ramallah’ta tarlalara çocuk ektik Nuveyba

taşlarıyla ebabiller dönüştü tomurcuğa

güz ekinidir bilirsin verirse Mevla

yüreklerin buz kestiği bir mevsimin ardından

her bir çiçek kesebilir çocuğa


sihirbazın çırağını hatırlarsın Nuveyba

o hendekte hala tüter annelerin şarkısı

o gün bu gün hala utanır güneş

adın ateş, andın ateş, aşkın ateş.

Bir Bayram Düşlerim...

15 Kasım 2008 Cumartesi



Bir bayram düşlerim: ümmetçe başımız dik yaşadığımız
Sevincimizin kursağımıza düğümlenmediği
Yediğimiz lokmanın boğazımızda kalmadığı

Bir bayram düşlerim : ümmetin anası kaçırılan ,babası öldürülen ,
ocağı kundaklanan ,çocuklarının her biri izbeye sığınan,
harim-i ismetine namahrem eli değen bir viran haneye dönmüş topraklarında ,
çocukların öksüz,yetim ve boynu bükük girmediği

Bir bayram düşlerim: İslam ümmetinin mazlum çocuklarının
zamanın ırmağında akan bir süprüntü gibi değil, zaman ırmağının yatağını belirleyen,kıyılarını gürül gürül akan sularıyla döverek
verimli kılan bir nehre benzediği bir bayram Nesne değil
özne olduğu,onun yaptıklarına düşmanlarının hayalinin yetişemediği ,
kendisini öldürmek için gelenlerin kendisini de dirileceği kadar temsil
kabiliyetine sahip olduğu bir bayram

Bir bayram düşlerim : yaralı ve bin bir pareli coğrafyamın
her yanından gürül gürül kanın gitmediği
Çocukların ahu eninin arşı titretmediği
Viran olmuş hanelerin de
baykuşlarının ötmediği Topraklarını ahlaksızlıkların,soysuzlukların ,
sütsüzlerin ,düzenbazların,madrabazların,hilebazların ,
mülhitlerin,müfritlerin ,ifritlerin çıfıtların,hainlerin ve
zalimlerin yönetmediği bir bayram Aksine ,
dinde kardeşleri de olmasa da ,insalıkta eşleri olan dünyanın farklı dinlerine ,
kavimlerine mensup mazlum ,mağdur ve muhtaçlarının
yarasını sarmak ,yüreğini onarmak ,onlara müşfik bir ana eli
olmak için tüm imkan ve gücünü seferber ettiği bir bayram
imanından kaynaklanan şefkat ve merhametinin Afrika kıtasının açlarından ,
güney amerikanın sokak çocuklarına ,Harlemin esrarkeşlerinden
manilanın şehvet tuzağındakikız çocuklarına dek ;
her bir mazlum ,mağdur ve mahruma ulaştığı bir bayram


Bir bayram düşlerim: bir öndere sahip olan ,
önderi kendisine ana olan ,kendisi ise insanlığın
diğer toplumlarına ana gibi bir ümmetle girdiğimiz bir bayram

Bir ümmet düşlerim :bir organına hatta hücresine yönelmiş bir tehdidi
tüm varlığına yönelik bir tehdit gibi algılayacak kadar kendinde de
ve canlı Ayağına diken batsa onun acısında her tarafında
duyabilecek kadar bilinçli Kendi varlığına yönelik
bir tehdide anından tepki verecek kadar hassas bir
sinir sistemine sahip Bedeni oluşturan her bir hücrenin
kendi yerine razı olup,rolünü en iyi oynamak için irade
sergilediği bir ümmet Fertleri silik,düz sıradan bir makinenin
bir dişlisi olmaya teşne edilgen ve mekanik bir “birey”
olmadığı bir ümmet Farklılığı bir orkestrayı oluşturan
enstrümanların farklılığı gibi zenginliğe dönüştüren,
sıradan ve düz bir tip olmaya razı olmayan ,kendi kendini
gerçekleştirmek için yüreğinin çeperlerine tutunarak
kapasitesenin sınırlarına çıkma savaşı veren kendisiyle Rabbiyle ,
çevresiyle ,toplumla ve doğa ile barışık,bilişik,tanışık
şahsiyetlerden oluşan bir ümmet


Bir şahsiyet düşlerim: sorunun bir parçası değil,
çözümün bir parçası olan Yük olmayıp yük alan Kendini
yad ve yabacı ellerde aramayıp kendini kendinde arayan ve kendini
kendinde bulan Hamken yanan,pişen ve olan Olmanın sırrına erdiği için
hamların elinden tutup,onların da olması için onların yerine
yanmaktan çekinmeyenDüşünce ,duygu ev aksiyon dengesi
varlığında gerçekleştirerek ,muvahhid şahsiyet olma kıvamına eren
Yalnızca kafa gözüyle değil ,yürek gözüylede bakıp,
onunla gören Kendini yalnız sözde değil yüzle , gözle iyi bilen,
Allah’a karşı esas duruşunu ayağının altındaki
topraklar kayarken dahi bozmayan bir şahsiyet

Bir şahsiyet düşlerim: kendi kafasıyla düşünüp ,
kendi yüreğiyle duyan Kesrette vahdet bulan
Ne dostları karşısında kapris yapan ,ne düşmanları
karşısında aşağılık kompleksine kapılan
Ayaklarının birini hakikatin merkezinde sabit tutarak,
diğer ayağıyla tüm dünyayı,hatta tüm evreni dolaşan ve yitik hikmetleri,
hakikatleri,cevheri arayıp kendine çeken
bir mıknatıs gibi arayıpta kendine çeken ,
bizden adam olmaz bedbinliğini alıp ,
çıkarda bizden adam çıkar bencilliğine vuran ,
bu iki sakat ucu da bir fiske ile atık
düşünceler çukuruna yuvarlayıp,adil ve mutedil olmayı
bir hayat düsturu bilen bir şahsiyet

Ve bir bayram düşlerim :hesap günün sonunda
“ Ey (sadece Allah ve cennetle) tatmine ulaşan insan ;
gir kullarımın arasına(çünkü cennetin yolu kulların arasından geçiyor)
ve gir cennetime! Muştusunun verildiği bir bayram

İşte o bayram provasıdır bu bayramlar O mutlak bayramlardan
bir efilti taşıdığı orada anlamlıdır bu bayramlar
Onun içindir ki,”bayram” anlamına gelen “ıyd” sözcüğüyle
“ahiret” anlamına gelen “me’ad” sözcüğüyle aynı köke aittir
Bayramınız bayram olsun
Mustafa İSLAMOĞLU

Sen benim Rabbimsin..




Sen benim Rabbimsin..
ALLAH’ım! Sen benim Rabbimsin, ben ise Senin bir kulunum
Sen herşeyi yaratan Hàlık’sın, ben ise Senin bir mahlûkunum
Sen rızık veren Rezzâk’sın, ben ise Senin rızkınla beslenen bir merzûkunum
Sen mülk sâhibi Mâlik’sin, ben ise Senin kölen olan memlüküm
Sen gerçek izzet sahibi olan Azîz’sin, ben ise âciz ve zelilim
Sen hazîneleri bitmeyen zenginlik sahibi Ganî’sin, ben ise Senin ihsanına muhtaç fakr-ı mutlak içinde bir fakirim
Sen gerçek hayat sahibi Hayy’sın; ben ise, Senin hayat verişin olmasa, bir ölüyüm
Sen varlığı ebedî olan Bâkî’sin, ben ise gelip geçici bir fânîyim
Sen sonsuz izzet ve şeref sahibi Kerîm’sin, ben ise zillet ve kötülükler içinde bocalayan bir leîmim
Sen sonsuz ihsan sahibi Muhsin’sin, ben ise günah ve kötülük işleyen bir âsiyim
Sen günahları bol bol bağışlayan Gafûr’sun, ben ise bir günahkârım
Sen sonsuz azamet ve büyüklük sahibi Azîm’sin, ben ise küçük ve değersiz bir hakîrim
Sen gerçek kudret ve kuvvet sahibi Kavî’sin, ben ise sınırsız acz içinde bir zaifim
Sen bağış ve ihsanı veren Mu’tîsin, ben ise lûtuf ve ikramına muhtaç bir dilenciyim
Sen her türlü zarar ve korkudan uzak Emîn’sin, ben ise maddî ve mânevî korkular içinde biriyim
Sen cömertlik sahibi Cevâd’sın, ben ise Senin cömertliğine muhtaç bir miskinim
Sen kullarının duâlarına cevap veren Mucîb’sin, ben ise ise Sana yalvaran duâcıyım
Sen şifâ veren Şâfî’sin, ben ise türlü türlü dertlere mübtelâ bir hastayım
Öyleyse ise Sen benim günahlarımı affet, hatâlarımı bağışla, hastalıklarıma şifâ ver,
ey bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olan ALLAH,
ey her şeye bedel,her şeye yeten Kâfi,
ey mahlûkatını besleyip büyüten ve mânilerini def’ eden Rab,
ey va’dini mutlaka yerine getiren Vâfi,
ey kullarına pek şefkatli olan Rahîm, ey maddî ve mânevî hastalıklara şifa veren Şâfî,
ey ikram ve ihsânı bol olan Kerîm,
ey belâ ve musîbetleri def’ edip âfiyet veren Muâfi!
Benim bütün günahlarımı bağışla, her türlü hastalığa karşı bana âfiyet ver, beni ebediyen rızâna mazhar eyle Bunu rahmetinle ihsân eyle ey
Erhame’r-Râhimîn

Gönlümün sesi kısıldı



Gönlümün sesi kısıldı
Kimselere söyleyemediklerimi bir Sana söylerim ALLAH’ım Kimselerden isteyemediklerimi bir Senden isterim Çaresizim ’ım, öyle çaresizim ki, tek çarem Sensin Sana o kadar çok seslenmek isterim ki, ama gönlümün sesi kısılıyor ALLAH’ım Dimağımızda tat bırakmıyor ettiğimiz sözler Çünkü sana ait sözleri unuttuk

Ne çok unutuyorum ve ne çabuk unuttum ALLAH’ım Affet unutuşumuzu ve affet seni duyup seslenemeyişlerimizi Kaldıramadığımız ellerimiz için affet bizi
Açamadığımız yüreğimiz için bizleri affet
Gönlümüzde goncalar açmayan Güllerimiz var
Gülden sitem eden sevgilerimiz var
Gülşenlere çeviremediğimiz gülüşlerimiz var
Gülü zara dönmeyen sinelerimiz var
Boynu bükük kalışlarımız var bizim sensiz kalışlarımız susayışlarımız
Aferinler fısılda yüreklerimize ne olur!
İçimizde sakladığımız ve bir türlü kimseye haykıramadıklarımız var Sensiz kalışlarımız var

Araflarım var benim Kurtulamadığım, kaçamadım, sıyrılamadığım ’Araf’larım Sen beni Araflardan alır mısın? Senin sevdiklerinin yanına beni de koyar mısın? Onlarla bir beni de anar mısın?

İtiraf etmeliyim ki, sana söylenilesi güzel sözleri söyleyemedik Ne olur ilham et kalbime kırık dökük te olsa, yıkık ezik te olsa kabul eyle yakarışlarımı Sıkı tutamadığım hayallerim var ya ALLAH’ım Elimi gevşettiğimde gördüğümüz fena hülyalarımız var Ne olur Sen Tut ellerimden, ne olur kalbimizi Sen Sıkı Tut ALLAH’ım! Düşünce bizi Sen kaldır ALLAH’ım

Dua diye mırıltılarımı sen fısıltıya çağıltıya çevirir misin? Sen beni benden öte bilensin, Sırrımı, gizlimi, söyleyemediklerimi bilensin İçimizde tutup bir türlü diyemediklerimizi en mütenahisini verasını hep sen bilirsin Vehimlerimden, şüphelerimden, vesveselerimden beni azad eder misin?

Altı çizili satırları defalarca okuduğum kitaplar ve romanlar kadar senin kitabını kelamını okumayı unuttum Unuttuk biz ALLAH’ım Ne çok unuttuğumuz var ve de ne çabuk unuttuk biz ALLAH’ım
Hatırlamayı unuttuk Seni hatılamak herşeyi hatılatıyor seni unutmak bizi uzaklara, tuzaklara götürüyor
İitiraf ediyorum Rabbim Yakamı bırakmayan günahlarımla geliyorum huzuruna, kimseye söyleyemediklerim günahlarım var benim Dile döküp haykıramadıklarım var İçimde sakladıklarım Suskunluklarım var Sözlerimin kifayetsiz kaldığı daha nelerimiz var bizim

Yüreğimiz yerde bırakma bizi, boynu bükük eyleme, gözümüzde yaşlarla, yüreğimiz darda koyma biziGaribiz işte ALLAH’ım! olmadığımız kadar garip, hissetmediğim kadar çaresiziz, aciziz işte çünkü Seniniz, Sendeniz Olmadığımız kadar sensizizSensizlik öyle üşütüyor ki içimi Ne olur sen ısıt ne olur Sen

Doğum günüm sana en içten geldiğim gün olsun, her günüm olsun Yeniden doğar gibi silkinip günahlardan, arınıp senin Rahmetinin kucağından ana sütü gibi yudum yudum tövbe sütünü içmek isterim ALLAH’ım

Dualarımı kabul eder misin ALLAH’ım? Bana da hoş geldin kulum der misin?

Duaya çağırır...




Bir ibadet yerinde toplu olarak ibadetler yapılmış ve topluluk dışarıya çıkmıştı
Yalnız köşede bir yerde bir kişi halâ oturuyordu
Bu insan ne bir filozof nede bir bilgeydi
Dıştan hiçbir farklı özelliği olmayan biri
Bunu gören birisi merak edip sorar
İbadet ve dua bitti
Burada halâ sen ne yapıyorsun?

Adam sessizce cevap verir

“Ben O’na bakıyorum O bana bakıyor”

Evet; ALLAH’a en çok dua eden insanlar ALLAH’a en çok aşık olanlardır
Böyle bir aşk duasında gördüğümüz hakikatler hayretözlemhasret
uzak düşmenin acısıparça parça olmuş bir yürek ve sessizliktir

Basit maddi kalıplar içinde kalan felsefi düşünüş
ve anlayışlar karşısında gizlenen ALLAH;
sevgiaşkhasretözlem karşısında kendini en mükemmel
ve aydınlık şekilde hissettirir

Aşk duasında diğer dualarda rastlanabilen güvensizlikümitsizlik ve yılgınlık yoktur
Aksine sonsuz bir inanmışlıkgüven ve ümit vardır
Şevk vardır ateş vardır coşkun sular vardır
Rabbin tecellisi görününce ise huzur vardırSûkunet vardır
Sessizlik vardır ama karanlık yoktur Parıltı vardır
aslında duadaki aşkın ilk sahibi ALLAH’tır

ALLAH’ın bize olan aşkı ve özlemidir ki bizi duaya çağırır

Dua Ve Ask



Dua ve Aşk

Sevmek sevilene yapılan en güzel duadır
Dua ALLAH’ın güzel isimlerine aşık olmak demektir

Dua kulluk toprağında iman suyuyla
Sevgi ışığıyla büyüyen hitap çiçeğidir
Dua insanın sevgilisi olan ALLAH’a sormadan bir şeyi yapmamasının adıdır
Sevenin sevgilisinin dileğiyle şekillenmek istemesi gibi
dua da kulun ALLAH’ın dilediği gibi olmayı ALLAH’tan istemesidir

Dua kulun Rabbisini hoşnut etmeksevindirmek için onun isteklerini
bilme-yapma ve olma gayretidirKısacası dua bir aşk ilişkisidir
Bu yüzden şunu kesinlikle bilmeliyiz ki
ancak sevgiyle yapılan dualar kabul edilir
Aşkla yapılan dualarda istekler bir bahanedir
Sevgiliyle konuşmak onunla dertleşmek
hasret gidermek için bir bahaneden ibarettir

Esma-u'l Husna

10 Kasım 2008 Pazartesi



Ya Rabbi! Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler
Sen güzel isimlerini aşikâr etmezsen ruhum karanlıkta kalır
Esma’ül Hüsna’na şahit yaz beni
ALLAH(cc)!
Sensin ALLAH(cc) sanadır kulluğum
Sendedir çarem seninledir varlığım
Seni arar ruhum seni anar kalbim
Başkasına değil sana muhtacım
Başkasını değil seni çağırırım
Başkası yaratılmıştır sen yaradansın
Başkası devamsındır sen daimsin ve daim eyleyensin
Başkaları muhtaçtır sen ihtiyaçsızsın ihtiyaçları görensin
Başka ilah yok sen ALLAH(cc)’sın
Sen ki eşi benzeri olmayansın
Sen ki bütün eksiksiz sıfatların sahibisin
Cemaline çevir yüzümü başkasına rağbet ettirme kalbimi

Ya Rahman!
Sen öyle rahmet edersin ki rahmetinin bir cilvesi cennetim olur
Rahmetinden bir parıltı sonsuz mutluluğumdur
Rahmetinin bir damlası herkesin rızkına kefil olur
Şu çorak gönlüme merhametini indir
Şu fani ömrümü sonsuzluğa eriştir.

Ya Rahim!
Öylesine Rahimsin ki kulağını sözüme muhatap eylersin
Aklıma vahyinle tenezzül edersin
Öylesine Rahimsin ki istendiğinde zaten verirsin
İstenmediğinde de lütfedersin
Öylesine Rahimsin ki hak edene hepten verirsin
Hak etmeyene bile çok bahşedersin
Öyle Rahimsin ki dünyayı bu kadar güzel eylersin
Ahireti ondan daha güzel eylersin
Ya Rabbi! Korkudan emin eyle beni
Yüzünden azad eyle kalbimi
Ateşten uzak eyle beni
Hicrana düşürme kalbimi

Ya Vehhab!
Yokluğa sırf yok olduğu için varlık bahşedersin
Nankörlerin bile rızkını kesmez inkâr edenlere bile nefes verirsin
Varlığın senin lütfundur senin ihsanındır
Aciz varlığıma lütfunu ihsanını daim eyle

Ya Kuddüs!
Sensin Kuddüs kutsiyet sendendir bundan öte laf olmaz
Sen dilemezsen hiçbir şey pak sayılmaz
Gönlüm sana yönelmedikçe saf olmaz
Kanımı her nefeste temizlediğin gibi nefsimi arındır pak eyle
Temizlenenlere muhabbet edersin gönlümü muhabbetinle temizle

Ya Rezzak!
Hazinende yok yoktur ol dersin her şey olur
Yarattığın her canlının rızkı senin katında saklıdır
Vahyin mümin kalplerin, selin akılların rızkıdır
Ya Rabbi! Sana muhtaç olmak en büyük zenginliğimdir
Senin fakirin eyle beni
Senin verdiğinle doymak en büyük lezzetimdir
Sofranda ağırla beni

Ya Melik!
Kimsenin kimseye fayda vermediği gün hüküm senin
Gökler yarılırken sahibim sensin
Yıldızlar dağılırken sahibim sensin
Varlığım bana ait değil varım yoğum senin
Elimde olanlar benim değil sahiplendiklerim de senin
Yokluğa düşürme beni, an senin
Darlık verme kalbime, mekân senin

Ya Selam!
Sensin selam sendendir selam
Emrini dinler ateş ki İbrahim(as) için serin ve selametli olur
İbrahim(as) gibi dostluğuna kabul eyle beni
İbrahim(as) gibi ateşi gül eyle tenime
Gül gibi ateşten çiçekler açtır ruhumda
Selamını şebnem gibi dokundur kalbime

Ya Mümin!
Sen hidayetini göndermezsen kalpler nasıl mutmain olur
Sen kalplere itminan vermezsen kim inandığından emin olur
Sen inandırmazsan kim mümin kalır
Revamın tuzağına düşürme, beni nefsimin diline bırakma beni
Öyle mümin eyle ki beni pişmanlıklarım beni sana döndürsün


Ya Müheymin!
Sensin gariplerin sığınağı
Sensin kimsesizlerin dayanağı
Sensin hakkı himaye eden
Sensin aklımı aldanışlardan kollayan
Sensin ayağımı tuzaklardan kurtaran
Sen ki zayıfları kuvvetlilerin şerrinden himaye edersin
Mazlumların hakkını zalimlerden almayı vaat edersin
Sen ki benim en küçük, en önemsiz,
en gizli arzularımı da bilir bana merhamet edersin
Nefsimin aldatmalarına kanmaktan koru beni
Aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan koru beni

Ya Aziz!
İzzet senindir sendendir izzet
Sen dilersen kimse zillete düşmez
Sen vermezsen kimsede izzet kalmaz
Kalbim yalnız sana kanar
Yakındığınla aziz eyle kalbimi
Ruhum yalnız seni arar
Huzurunla aziz eyle ruhumu
Halim yalnız sana aşikar
Başkalarının yanında rezil etme beni

Ya Cebbar!
Sen ki mağrurları gururlarına esir eylersin
Sen ki kibirlenenlerin boynuna kibirlerini tasma eylersin
Sen ki zor kullanıp zulmedenleri vicdanlarının pençesine hapsedersin
Bir sineği vasıta eyle de Nemrutlardan kurtar beni
Bir asayı vesile eyle de Firavunlara galip getir beni
Ebabilleri gönderde Ebrehlerin fillerinden koru kalbimi
Nefsimin beni isyana zorlamasına izin verme
Aklımın beni saptırmasına geçit verme
Hep itaat üzere sabit kıl beni

Ya Mütekebbir!
Ben acizim sen Kadir’sin
Ben fakirim sen Rahim’sin
Ben ölüyüm sen Hayy’sın
Ben çaresizim sen Ehad’sın
Ben muhtacım sen Samed’sin
Ben sağırım işiten sensin
Ben körüm gören sensin
Ben dilsizim konuşan sensin
Ben yaratılıyorum yaradan sensin
Ben yokum var eden sensin
Ben hiçim ama emellerim büyüktür
Ben yoksulum ama isteklerim çoktur
Ben isterim çünkü sen büyüksün
Şahit yaz büyüklüğüne bu küçük kalbimi

Ya Halik!
Sen ol deyince her şey oluverir
Ol de olayım yarattıklarının arasında kalayım
Halk ettiğin gibi ahlâklanayım
Sen yarattın diye güzel olayım
Hep en güzel kıvamda kalayım

Ya Musavvir!
Yokluğa varlık suretini giydiren sensin
Hiçliğe varlık boyasını çalan sen
Güzeli güzel kılan ancak senin tasvirindir
Sen ki yüzümü benim için biricik sevdiklerim için tanıdık eylersin
Katında makbul olan güzellikle tasvir eyle suretimi

Ya Gaffar!
Gizli düşmanlıklarımı bilen sensin
Gözyaşlarıma değer veren sensin
Bilirim rahmet denizini bulandıramaz cümle günahlar
Rahmetinle arındır bağışla beni

Ya Fettah!
Damla kadar da olsa sevabım lütfeyle de cennetini aç bana
Şaşkın da olsa aklım kerem eyle de sana gelen yolları aç bana

Ya Alim!
Senin için bilmenin başı yoktur
Ben ancak sonradan bilirim
Senin bilmediğin bir an yoktur
Ben ancak bazen bilirim
Sen açık edip söylediğimi de bilirsin
Sen susup kendime sakladığımı da bilirsin
Unutup kendimden sakladığımı da bilirsin
Kendi kuyularıma aklimin iplerini salarım
Kendime aklim ermez sen beni benden çok bilensin
Kalbimin kuytularında el yordamıyla dolaşırım
Kendime kendim yetmez sen bana benden çok sırdaşsın
Bildiğimi bilenlerden eyle beni bilmediğimi bilenlerden eyle beni
Sana malum olan ayıp ve kusurlarımla utandırma beni

Ya Kabid! Ya Basit!
Dara düşürürsün genişlik verdiğinde şükretmeyeni
Genişletirsin dara düştüğünde de şükredeni
Taktir senindir
Ya Rabbi! Sen ki imkansızı mümkün kılarsın
Darda koyma beni!
Dara düştüğümde de şükredenlerden eyle beni
Sen ki asılları yanında tutarsın gölgede bırakma beni

Ya Adl!
Sensin zulme uğrayanların dayanağı
Sensin mahzun kalplerin sığınağı
Senin adaletindir sığındığım senin nizamındır güvendiğim
Nefsime zulmetmekten koru beni
Adaletine razı eyle nefsimi
Eğrilmekten koru kalbimi
Rızana göre ölçülendir beni
Mizanında güzel eyle akıbetimi
Kolay eyle sorgu sualimi
Hesap verme inceliğiyle yaşat beni
Zulmetmekten uzak eyle beni
Zulme uğramaktan koru beni

Ya Latif!
Senin hükümlerin her şeyin her haline inceden inceye nüfuz eder
Hükmüne razı olmayı lütfet bana
Lütfunu hakkımda hükmün eyle
Hükmünü hakkımda latif eyle

Ya Şükür!
Sen ki bana iman verdin dalalette bırakmadın
Bense sana şükrümde hep eksik yetersiz kaldım
Şükrünün lezzetini her dem tattır kalbime dilime
Şükredebilmek bile senden gelen bir nimettir
Bu nimetin şuuruna erdir fakiri

Ya Aliyy!
En güzel sıfatlar bile seni nitelemeye yetmez
Senin lütfunun şulesidir bütün güzel sıfatlar
En mükemmel vasıflar bile seni vasfetmeye yetmez
Senin cemalinin gölgesidir bütün mükemmel vasıflar
Sen her türlü tasavvurun ötesindesin
Sen her türlü hayalin üzerindesin
Sıfatlarına hayaller erişemez yüceliğine akıl sır ermez
Senin lütfunla ulviyet kazanır âlemler
Senin tenezzülünle mertebeler kazanır insan, cin ve melekler
Aczime yüce kudretinle medet eyle
Fakrıma ulvi yakınlığınla imdat eyle
Sen ki içimin içinde olup bitenleri bilirsin yakınlığına al beni
Sen ki yüceler yücesisin senden başkasına boyun eğdirme beni!

Ya Kebir!
Cümle efkar dar kalır senin kibriyanı anlamaya
Cümle sözler sığ kalır senin büyüklüğünü anlatmaya
Bir seni büyük bilenlerden eyle beni
Büyüklüğünü bilmekle genişlet fikrimi
Kibriyanı anlayacak akılla donat beni
Celalini görmekle genişlet kalbimi

Ya Hafiz!
Hıfzının hazinesinde alem bir noktadan ibarettir
Hıfzının ayinesinde ay ve güneş sönük bir parıltıdan ibarettir
Bahar kısa döner bir gün gün akşama çıkar
Sabahlar sendendir koru beni sabaha eriştir
Yıldızlar söner bir gün dağlar yerinden oynar
Gökler senindir koru beni kapına yetiştir
Gökler de ölür bir gün yer yerinden oynar
Her yer senindir koru beni menzile eriştir
Kuşlar dağılır bir gün denizler kaynar ufuklar senindir
Koru beni ötelere eriştir
İsmim unutulur bir gün sesim boşlukta çınlar
Yakınlıklar sendendir
Koru beni yakınlığına eriştir
Defterim açılır bir gün günahlarım çok tutar
Taktir senindir koru beni affını yetiştir
Sözüm biter bir gün sessizlik uzar kelam senindir
Koru beni müjdeni yetiştir

Ya Mukit!
Sen ki herkesin her ihtiyacını her an görüp gözetirsin
Sana ayandır her türlü niyet ve hareketim
Sen ki sonsuzluk istediğini kalbime ilham edersin
Sana malumdur bütün dualarım ve isteklerim
Sen ki zayıf ve acizleri yetim ve yoksulları kollayıp gözetirsin
Senin aşinadır acizliğim ve yetimliğim
Sen ki öncelikle yoksullara keremde bulunmayı seversin
Sana aşikardır sevapça yoksulluğum ve eksikliğim
Niyetlerimi güzelleştir ihlasa eriştir beni
Ömrümü ebede bitiştir cennetine yerleştir beni
Yoksulluğumu rahmetine ayine eyle başkasına el açtırma
Günahlarımı gufranına bahane eyle yüzümü kara çıkarma

Ya Hasib!
Emellerim hesaba gelmez arzularım sayıya dökülmez
Defterimden yanlışlarımı çıkar ki hesabım kolay olsun
İhtiyaçlarımın en küçüğüne hayallerimin hiçbirine elim yetişmez
Kalbimin sızılarını topla ki hesaba gelir bir duam olsun

Ya Kerim!
Ya Rabbi! Kereminle güzel eyle her halimi
Kereminle sevindir kalbimi
Sen ki en çok acizlere zayıflara ikram eylersin
Sen ki hiç sebepsiz hiç hesapsız kerem eylersin
Sen ki bir avuç tohumda bir bahçenin ağacını saklarsın
Cennetine al hiç bitmeyen ikramına eriştir beni
Kerem et bu acize az sevabını çok eyle

Ya Rakib!
Ömrümün her anında seni anmak dilerim
Lakin halim el vermez unuturum
Kalbime zikrini yerleştir uyandır beni
Ölüm anımı sen anarak yaşamak isterim
Lakin mecalim yetmez susarım
Dualarımı katına eriştir yandır beni
Hesap günü seni razı etmeyi arzu ederim
Lakin sevabım yetmez korkarım
Yaptıklarımı hayra eriştir iyilerle andır beni

Ya Mucib!
Arza hacet yok halim sana ayandır
Söze gerek yok sessizliğim sana beyandır

Ya Vasi!
Varlık sensiz darlanır

Ya Vedud!
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için bakar yüzler yüzlere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için güneş doğar günlere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için baharın gelir her yere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için kelamın değer dillere

Ya Hafid!
Öyle Hafid’sin ki yokluğa yuvarlarsın varlığıyla gurura düşeni
Öyle Hafid’sin ki zillete düşürürsün kendisini yücelteni
Gururdan azad eyle nefsimi zillete düşürme kalbimi

Ya Rafi!
Secdelerimle sultan eyle beni
Kulluğumla şereflendir beni
Katında rütbelendir beni
İyiler arasında an beni
Yükseklere al beni

Ya Muizz!
İzzetim varsa ancak senin verdiğin kadardır
Yalnız sana itaat etmenin izzetini ver bana
İzzetine ayine et fakiri

Ya Müzill!
Sana boyun eğişim en tatlı sevincimdir
Senin kapına gelmeyen sonsuz çaresizlikler içindedir
Sana muhtaç oluşum en büyük şerefimdir
Cevapsız bırakma beni

Ya Semi!
Yare açık yare yare açmaya yare ne hacet
Feryadım duyulur aşikare dile dökmeye ne hacet
Güllerim döndü hare hare küsmeye ne hacet
Dil avare dudak bi çare parelenmeye ne hacet

Ya Basir!
Körüm körlüğüme bile
Körüm gördüğüme bile
Körüm gösterdiklerine bile
Vaat ettiğin cennetine bile körüm
Senin görmenle görür cümle gözler
Aç gözlerimi!

Ya Hakem!
Sen ki varlık ağacını yokluğun karanlık köklerinden çıkarıp vücuda getirensin
Sen ki kalbimi bir nutfe gibi rahmetini rahminde besleyip büyütensin
Kalbime değen sızıları ince ince söz eyle
Yüzüme değen gözyaşımı damla damla rahmet eyle
Dudağıma değen heceleri deste deste dua eyle


Ey rahmetini umduğumuz!



Bütün ümitler sana bağlıdır, ümitsizliğe düşürme bizi,
Ümit ver hepimize, fazlından fazla fazla ver bize,
Ey biricik ümidimiz! Senin adaletindir güvendiğimiz,
Hiçbir hak senin yanında zayi olmaz, biliriz,
Hiçbir suçlu senin adaletinden kaçamaz, eminiz,
Zalimlerin katı kalplerine adaletinin korkusunu sal,
Ey adaletinden severek çekindiğimiz,
Bütün iyilikler sendendir biliriz, zillete düşürme bizi,
Perişan etme hiçbirimizi, iyilik ver bize, bolluk ver,
Hayır ver hepimize.
Ey keremini umduğumuz!
Affet bizi, bağışla biz isyankarları,
Affını umuyoruz, gufranını diliyoruz,
Ey bağışlamasını dilediğimiz! Sensiz sahibimiz,
Mülkündedir herşeyimiz, elimizde olanlar senin elinden,
Sahip olduklarımıza sen sahipsin, mülkünde yer ver bize,
Ey Biricik varisimiz! Saltanatın sınırsızdır senin,
Saltanatlar sensiz hükümsüzdür,
Sana kullukla sultan eyle bizi, Sana itaatle şereflendir hepimizi,
Hiç bitmeyen saltanatında ihya eyle bizi.
Ey biricik sultanımız! Gördüklerimiz hep seni gösterir,
Duyduklarımız hep senden söz eder, sevdiklerimiz hep seninle sevilir,
Gözümüzü senin ayetlerinle nurlandır, işitmemizi seni ananları duymakla güzelleştir,
Kalbimizi seni sevmekle sevindir, seni sevenleri sevmekle güzel eyle kalbimizi,
Ey biricik göz aydınlığımız! Rahmetin herşeyi kucaklamıştır senin,
Herşey her halinde her an, rahmetine muhtaç senin,
Rahmetini yay kalbimize, merhametini dokundur tenimize,
Şefkatinle ferahlık ver ruhumuza.
Ey rahmetini umduğumuz!
Gazabın haktır biliriz, isyanımız kızdırır cehennemin alevlerini,
Kahrına galip getir rahmetini, gazabını uzak eyle bizden,
Ey rahmetine sığındığımız! Herşeyin bilgisi senin yanında,
Olmuş olacak, gizli aşikar ne varsa hepsi senin ilminde,
Hiçbirşey meçhul değil sana, biliriz,
Bize eşyanın hakikatini bildir.
Ey bilmediğimizi bize bildirenimiz!
Sen ki nefsimize çekemeyeceği yükü yüklemezsin biliriz,
Herşeyin anahtarı senin yanında, zorluklarımızı lütfunla kolaylaştır,
Meşakkatlerimizi rahmetinle hafiflet, kederlerimizi şefkatinle gider,
Ey kederleri açıp, meşakkatleri kaldıran rabbimiz!
Kalplerimizi en güzel hallerle hallendir,
Genişlik ver kalplerimize.
Ey kalpleri halden hale koyan Rabbimiz!
Seni bilmekle süsle kalplerimizi, Sana yakınlıkla ziynetlendir kalplerimizi,
Seni sevmekle güzelleştir, Sana inanmakla nurlandır kalplerimizi,
Senin vuslatınla ışıklandır kalplerimizi, ümitsizliğin karanlığına düşürme kalplerimizi,
Ey kalplerimizi nurlandıran Rabbimiz!
Hidayetinle iyileştir kalplerimizi,
Ebedi saadet müjdesiyle şifa ver kalplerimize, Yokluğun acısına bırakma kalplerimizi,
Fena ve zeval derdiyle dertlendirme kalplerimizi,
Ey kalplerimize şifa veren rabbimiz!
Seni sevmekle tatmin eyle kalplerimizi,
Ebedi sevdalarına vuslat ver kalplerimizin, Senin muhabbetinle sevindir kalplerimizi,
Aşkının serinliğini ver kalplerimize.
Ey kalplerimizin sevgilisi Rabimiz!
Sana yakınlıkla sevindir kalplerimizi, Seni tanımakla sıcaklık ver kalplerimize,
Sana yakınlığın hüsniyetini ver kalplerimize, ısındır kalplerimizi birbirine,
Ey kalplerimizi ısındıran rabbimiz!
Sensin nurların nuru,
Sendendir bütün nurlar, nur ver bize, aydınlat ufkumuzu,
Ey NUR! Sensin nurları nurlandıran, sendendir ışık, sendendir gölge,
Gözaydınlığı ver bize, aydınlat aklımızı.
Ey NUR! Sensin nurları tasvir eyleyen, sendendir suret sendendir renk,
Yüzümüzü kara çıkarma, alnımızı ak eyle.
Ey NUR! Sensin nurları yaratan, sendendir bütün aydınlıklar, karanlıkta bırakma bizi, yolumuzu aydınlık eyle.
Ey NUR! Sensin Nurları takdir eyleyen,
Sendendir bütün sabahlar, nursuz bırakma bizi, gönlümüzü aydınlık eyle,
Ey NUR! Sensin nurların tekbirini gören, sendendir bütün aydınlanmalar,
Gölgede bırakma bizi, Nur'umuzu daim eyle.
Ey NUR! Sensin nurlardan önceki NUR, senin yaratmanla başlar bütün nurlar,
Yokluğun karanlığında bırakma bizi, başımızı Nur eyle.
Ey NUR! Sensin Nurlardan sonraki NUR, senin taktirinle tamam olur bütün nurlar,
Kabrin karanlığında bırakma bizi, sonumuzu Nur eyle. Ey NUR! Sensin nurlar üstündeki NUR, senin yüceltmenle yücedir bütün nurlar,
Semamızı Nursuz bırakma, üstümüze nur eyle.
Ey NUR! Sensin nurlara benzemeyen NUR, senin tecellilerinle aşinadır bütün nurlar bize,
Nur üstüne Nur ver bize, Nurumuzu Nur eyle.
Ey NUR! Seni kusurdan tenzih eder, noksanlıktan takdis ederiz,
Senden başka ilah yok ki bize medet eylesin,
Birtek SENSİN, Birtek Sensin kurtuluşumuz, Birtek sensin sığındığımız,
İman ver bize, kurtuluş ver hepimize,
Bizi hiçliğin ateşinden kurtar,
Bizi senden uzaklığın cehenneminden al,
Ey Rabbimiz!..

Gul...



Bir baharlık ömrü için sunulursa yâre gül
Ömrü biter, yâr incinir, başlar intizâre gül.

Adını gül koymuşlar, gülzârda yetişti diye,
Haberi yok, nereden gelmiştir gülzâre gül.

Sabırsız gonca gonca bekler hergün seheri,
Her açışı bir bahar, isim olur bahâre gül.

Ne incitme, ne incinmeyi arzu etmez asla,
Dikenli takdîr edilmiş, ne yapsın bîçare gül.

Diken gülün, gül dikenin yıllar yılı parçası,
Sevenleri incitse de düşman olmaz hâre gül.

Aslı gül iken o âteşin, yakar mı İbrahim’i?!
Alev alev açacaktır, dönüşür mü nâre gül.

Yürekler görünce gülün ötesindeki rengi,
Anlar ki letâife vazgeçilmez usâre gül.

Bin taş değse âh etmezde aşığın bedenine,
Sevgiliden atılınca açar bin bir yâre gül.

Bir şeref ki aynı kokmak Sevgili’nin teriyle,
Öğrendiği günden beri sevinçten âvâre gül.

Medine’yi görememiş, hasretinden yanmıştır,
Yollarına düşemez, o yüzden târumâre gül.

Yaprağını aşk kızartmış, inceltmiş bedenini,
Bilemez güzelliğini, aldırmaz îtibâre gül.

Yalnızca o bahçede açmak... ne gülzâr ne bülbül,
Bu pek amansız derdine bulamaz bir çâre gül.

Pâyesi şehadet mi, hasretle yanıp solanın?!
Her bahar sonu kefensiz giriyor mezâre gül.

Ey adı solmaz, aşkı solmaz ve rengi solmaz ey!
Gidişin ki ölümleri getirir nazâre gül...

Asık oldunuz mu birine?


Hiç yüzünü görmeden âşık oldunuz mu birine? Ezelde âşık olmuşum sadece bir isme… ” Bu nasıl iştir ?! ” demeyin… Ben de bilmiyorum, ama oldu işte!Her an şaşılacak işler olmuyor mu yerde ve gökte?
Bir ismin peşinde koştum durdum yıllarca ümitsizce…
Acaba kimdir, bilir miyim, yüzünü görür müyüm? diye…
Ansızın karşılaşıverdim O’nunla zamanın bir yerinde…
Yer ve gökte ararken Öz’de buldum,
Sen’de ararken Ben’de buldum derler ya,
İşte öylesine…
Meğer ne de güzelmiş… Ey benim nazlı yarim, sevda çiçeğim, aşk bahçem… Ne yana dönsem, sadece Sen ! Yalnız Sen !
Mecnûnum, aşkından olmuşum bir divâne…
Bir varmış, Bir yokmuş, evvel zaman içinde, zaman hayal içinde Hani o vakitler çağırmıştın beni, gönülden sessiz ve gizlice ? ” Çiçeği dalından kim kopardı, seni BEN’den kim ayırdı ? Ben Gül’üm, sen bülbül, dön gel yine BEN’im ol ! ” diye…
Gelmez miyim Yâr, Belî ! elbette ! elbette !
İşte o gün bir yemin ettim ilâhi aşkımız üstüne…
Sözleştik O Arşın altında BİR’leşmek üzere…
Vakit o vakit, bugün neş’e var, aşk var evimizde…
Düğün dernek kuruldu Gül bahçemizde…
Melekler koşuşuyor bir telaş, pür telaş içinde
Bir o yana, bir bu yana, hepsi de delicesine…
En güzel ilâhiler söylenirken o yüksek burçlarımda…
Güneş, ay ve yıldızlar raks eder semalarımda…
Bir bir çıkarıp attım o eski elbiselerimi de…
Kuğular gibiyim bembeyaz gelinliğimle…
İnciler taktılar sırma saçımın örgüsüne,
Sürmeler çektiler gözümün kısırdöngüsüne,
Gül suları serptiler aşkınla yanan şu zavallı göğsüme,
Taze gül yaprakları da dökülmüş üstüne… Mikâil tatlı bir meltem estiriyor başımda yine… Cebrâil hayretten secde etmiş, çok şaşkın bu işe,Ömründe hiç böyle aşk görmemiş mi ne?! İşte duyuyorum defler çalınıyor bir yerlerde, Sevdiğim sesleniyor, ” Bir AN’da, ansızın geliver ! ” diye…
Ne duruyorsun İsrâfil, artık şu Sûr’a üfle!
Varsın kıyamet kopsun külliyen alemde, bundan kime ne?
Aşk ile BİR olacağız, kâinat duysun ezelden ebede…
İşiten, gören, bilen herkes dâvetli bu düğüne…
Selâmun aleykum Azrail !
Çok sevindim seni gördüğüme…
Hazırım, gidelim…
Örtün artık şu duvağı yüzüme

Vahyi İnsa Etmek...



Sorun bu soruyu! Ya da soruyu şöyle sorun:
“Bir insan ne yapabilir ki?”
Herkes kendine dönüp sorsun: “Bir gülle bahar gelir mi?” ya da “Bir insan ne yapabilir?”
Bu sorunun cevabını merak edenler, kokusu çağları aşıp bize kadar ulaşan
“Medine’nin Gülü”ne baksınlar, âlemlere rahmet Hz Muhammed’e baksınlar
Ki, O bir güldü Çölün ortasında açmış bir gül
Bıtırak tarlasına döndürülmüş bir dünyaya baharı müjdeleyen bir gül
Cins bir gül fidanıydı, bu açık Çünkü vahiy, adeta,
“Neden başkasını değil de beni seçtin Rabbim!” sorusuna bir cevap olsun diye,
O’nu şöyle tanıtmıştı:
“Çünkü, Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin!”
Bu gül fidanını ALLAH seçmişti Cebrail gibi cins bir bahçıvanın elleriyle,
vahyin projesine uygun olarak yetiştirildi Vahyin O Gül’e dönük iki tasarrufu vardı:
Tanıtmak ve inşa etmek
Ama daha çok da inşa etmek

O’nu vahiy inşa etti Öyle bir inşa ki bu, sonunda O, “ahlâkı Kur’an olan” biri oldu
Adeta O, şu sorunun canlı cevabıydı:
“Kur’an’ı insana dönüştürsek, ortaya nasıl biri çıkardı?”
Bu sorunun cevabı belliydi: Efendimiz aleyhissalâtu vesselam
O’nu kitaba çevirmek mümkün olsaydı, ortaya nasıl bir şey çıkardı?
Bu sorunun da cevabı belliydi: Kur’an vahyi
İşte O Gül, çölün ortasında tek başına açtığında, kimse bir
Gül ile baharın geleceğini düşünemezdi Öyle ya; bir çiçekle bahar gelir miydi?
Eğer o çiçek baharı doğuracak bir bedeli ödemeyi göze alırsa, evet
Bir çiçekle bahar gelirdi Üstelik bu bahar bin bahara bedel bir bahar olurdu
Öyle ki, bu baharın getirdiği kokuyu bin güz silemezdi Üzerinden geçen asırlar, o baharın yeryüzünü yeşertme potansiyelini yok edemezdi
Ne kadar şiddetli geçerse geçsin, her kış istese de istemese de sonunda
o baharın hizmetkârı olmak zorunda kalırdı
Bir insan ferişteh olsa ne yapabilirdi ki?
Ferişteh olmasına gerek yok, ölümlü biri olarak dahi bir insan tüm bir dünyayı omuzlayabilir,
bıtırak tarlasına dönmüş bir dünyayı gülistana çevirebilirdi
Yeter ki, imanı sınırsız bir imkân bilsin Yeter ki,
O Gül’ün bıraktığı mirasa ihanet etmeyip sadakat göstersin
Yeter ki, O Gül’ün kokusunu duyan bir yüreğe sahip olsun
Hz Peygamber bir çiçekle gelen baharın, bir kişiyle yeryüzünün
gülistana dönüştürüleceğinin en güzel örneğiydi ALLAH, O’nu bunun için “örnek” gösterdi
Gül olmak isteyenlere, “adam” olmak isteyenlere, bıtıraklara karşı mücadele etmek isteyenlere…
O’nun örnekliği, en sonunda gelip bir ilahi yasanın şahsında somutlaşıyordu:
Bedelsiz ödül olmaz Bakın şu örneklere: O, Taif’e bir umut diyerek gitmişti
Çünkü Mekke’nin kini, O’nun varlığını ortadan kaldırmayı düşünecek noktaya gelmişti
Taif’te gülle karşılanmayı umarken gülleyle, taşla, küfürle, hakaretle karşılaştı
Kan-revan geri döndü Fakat Mekke’sine de giremedi
Bu öyle bir bedeldi ki, artık “gücün bittiğinin, kuvvetin tükendiğinin” resmiydi
Ve koyverdi çığlığını: “Bittim ya Rabbi!”
Bu çığlığı bekliyordu öteler “Yettim kulum!” nidası bunun ardından gelecekti
Çünkü, ALLAH’ın yasası buydu: Biten ve bittim diyene, “ALLAH’ın yardımı ne zaman?” diyene,
“ALLAH’ın yardımı çok yakın!” diyen bir Rahîm Rab vardı
İşte, O’nun için ilahi yardım Sevr Dağı’nın tepesinde geldi
Peki, oraya kadar çıkmak şart mıydı? Tepede gelen yardım, dibinde gelemez miydi?
Evet, öyle! Çünkü ilahi yasa bu ALLAH yasasını,
muhatap Âlemlere Rahmet Hz Muhammed bile olsa bozmazdı
Peki, biz neyi bekliyoruz? O evrensel Gül için bozmadığı yasayı,
biz dikenler için bozmasını mı? İşte bu olmayacak
Dünyanın Gül’üne, sonsuz salât ve selam ile…

Mustafa İSLAMOĞLU

Atese Su Leyla...




Ateşe Su Leyla

Gaflet devam etmektedir Zehirli bal kaşıkla değil, petek petek yenir

Gaflet içinde gaflet;

"Gel ey Leyla, gel ey candan yakın canan uzaklaşma, Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma"

yazdırmıştır defterin sırlı bir yerine Yalnız deftere değil,

"Kalmasın bir nokta-i muzlim bu sevda yolunda" dercesine, halka arz edilen paçavralara da…

Çile mevsimidir lâleler için…

Soğuk, lâlenin kalbini yakmalı ki, içinde gizlenen esmâ aşkını nazarlara döksün…

Çilesiz ruhlar ham yapılıdır, gelene sevinmez, gidene de üzülmez Lâle kırağı görmeli ki, açsın "Lâlenin çilesi de yalnızlıktır toprak altında" diyerek,

bir yandan karı, diğer yandan donmuş toprağı eşeleyip içine tohum yerleştirenler, gözyaşı dökerken bunu mırıldanırlar Ama anlaşılmaz bir dua daha vardır oracıkta dillenen; ancak bu ne duyulur, ne de hissedilir Eller açılıp, nefse tatlı gelenlerin terkedilme zamanı gelmiştir

Toprağın altındaki lâleler, üstündekilerin açılmasını beklerken bilinmez bir hisle kavrulmaktadır "Müneccimle muvakkît ne bilir, Dertlilere sor geceler kaç saat?" terennümü başlamıştır

"Bir yâr olsun, bize Mevla'nın yolunu göstersin, 'çile ile gel' değeri bilinsin" Bahar günleri yaşanırken acı bir rüzgâr eser Açılan çiçekleri yakar, kavurur

Cemre beklenirken kırağı düşmüştür lâlelere

Demek ki; çile noksan kaldı, bize düşen gayrı sabırdır, sonu şeker şerbet olan, ama kendisi zehir olan sabır…

bazen bahar bazen kıştır yaşanan; ama görülen duyulan hep aynı şeydir Başka yananlar da vardır İyiyi kötüden ayıran sırrı söyleyenler gayret ederler; art arda gelen harfler kelime olup, okunsun diye uğraşırlar Ve tevfik Mevlâ'dandır

Beyaz lâle, ortada sarı ve kırmızı gül tomurcukları, çiğdemler, mor menekşeler en sonunda Leyla'ya ulaştırılır

Zaman başkalaşır, mevsim değişir, çile dolmaya doğru gider İlâç, ecza mesabesindedir ama, yine de şifa bir türlü gelmez:

"Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş"

Gönül yangını silip atmıştır nahoş şeyleri Dikenler gitmiş; gül kokusuyla, rengiyle ortada kalmış; ateş, günah yollarını tıkamıştır

Evvelden hissedilemeyenler yaşanmaya başlanmışır:

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!" hali tercüme eden tefsir gibidir

Güneşin lâleleri bitirdiği mevsim gelir Ümit ferleri tükenmeye yüz tutar Derken eski defterin kapalı sayfaları açılır

Milimetrik oturan bir zaman tevafuku beyinleri zorlar, ye'sin yerleşeceği yerde; "Vazgeçmiş olaydı aramaktan ne bulurdu?

Elbet biri candan, biri canandan olurdu" mısraları, mevsimin geçmediğini bağırmaktadır sanki Güz tekrar bahara döner, hayalin bahçeleri yeniden açmaya başlar…

Ateşe su Leyla…

Ey Nasiib ! Nerdesin ?!



Seni unuttuğumu mu zannettin de nefsimi ezdin ? Ezilirken bir cümle âlem düşecekti gece avluma. ‘ iyi... ALLAH(celle celalüh) istediğine kavuştursun...’ der gibi.Bu duâyla şeytanım nefes nefes kıskanacaktı. Bu temenniyle mezarım yerinden fırlayacaktı. Bu ağıtla gönlüm benden içre benden kendine gelecekti de yazacaktı…

Kalbime dokundun ey cân yüreğim ! Beni zârı zârı ağlattın. Elemim- kederim- beterim şahlandı ve geldim karşına. Beni dinleme keremcânını göstermen senin o yüce şânındandır. Ben ağlarken birisi sanki peydâ oldu. Anlatmaya başlamıştı…

Öyle gönüller var ki cehhenneme giderken geriye bakarlar. Onlara o öldürücü azab gelirken ’ acaba beni buradan çıkartan olur mu ?’ deyip geriye bakanlar olsun. İsterse cennete giderken bile ‘gönül’ dediklerine yandıkları ve merhamet ettikleri için geriye bakan canlar olsun. Ben bir şey fısıldamıştım geçen akşam kulaklarına. Biliyorum canını acıttım. Ve biliyorsun vatanımı ağlattın. ALLAH(celle celalüh)’ı (c.c) isteyen, gönülleri sevmeseydi …. ‘Sevmek’ aşkın ilk durağı. Varsın dünyada kalsın. Ancak ‘sevilmek’ aşkın âlâsı. O da ukbada şahlansın…

Eğer kalem elimde kalsaydı… Eğer ağıdım sende olsaydı… Eğer güneş sende doğsaydı… Eğer kamer bende olsaydı…. Eğer…. Lev…. ‘Lev edrii’ dedim. Lev edrii ! Kelimâtın perdesi yırtılsaydı alimâllah mürekkeb yağardım ! Ne perde, nede gönlümü alev alev şahlandıracak bir yerdeyim. Ne mezarda nede onun bir üstündeyim. Ne mezarım, nede taşım. Ne toprağım nede onun küçüğü ğubârım. Ben adını silbaştan edip bidâyetten başlayamamış bir Afyonî serseriyim ! Kâh şimâlde, kâh cenûpta, kâh garbda, kâh şarkta deli dîvâne gezinenim…

Susuzum... Açım… Uykusuzum… Yorgunum… Senin gönül kapından merhamet dilenirim eğer geriye dönüpte bakamazsam. Eğer bir daha kalemi elime alamazsam senin yüce meclisinden merhamet dilenirim. Eğer bu satırlara düşenler son kelimâtım olacaksa senden helâllik dilenirim.Senin gönül hânedânın benim ufkumda hep bayraklaştı. Bunda kimsenin şüphesi dahi olamaz.

Izdırap doluyken, sesim yer oldu tizden geldi, yer oldu kuyudan geldi. Kâh dağdan, kâh bağdan geldi. Kâh ovadan, kâh buradan…. Ben kendimi takipsiz îlân ettim. Zira kendimi takip edemez oldum. Söylediklerimi- düşündüklerimi târif edemez oldum. Karabasan hafakanı gibi bir hâl bu….

Eğer, ben seni üzdüysem sen benim nesîmi derimi yüz ! Fırlat beni yırtlanların-yılanların içine! Uçur boynumu kılıcının keskin yanıyla ! Ağlat gözlerimi gönlünün en can alıcı diliyle… Kırılmadım. Ancak kıvrım kıvrım kıvrandım. Bir sağa baktım. Bir sola! Kâh gözlerimi yerlerde aradım. Kâh aradığımla gözlerimi göklerde sandım. Tövbemi kâh geride unuttum. Kâh ileriye sakladım. Kâh af dilendim….

Kaderine ne haberler saldım. Fısıltılarımı ülkene azgın azgın salarken ben burada inan baygındım. Ne söylediğimin farkına varmadan söyledim. Duyduklarımın farkına varmadan…. Duyuldukları gibi….

Anladım ki Zât-ı İlâhi ne kıtaplara sığar nede mürekkebe. O Lâ Mekândır. O Lâ Zamandır. Âlim ALLAH(celle celalüh)’ı (c.c) duyandır (çalışandır). O İlâhi ilmi tadandır. O “Lezzeti” kan damarlarında dolaştırandır âlim. Alim ALLAH(celle celalüh)’ı (c.c) kalbine sığdırandır.

Senin için kitapları geri çevirdim. Bir tek iltifâtına ne sözler bağladım. Bağladım… Bağlandım. Elest ânımdaki hallerime kapıldım.Kelam benden olsun da mânâ senden olsun. “Kader” dedik te îmân ettik. “Keder” dedikte îlân ettik. Eğer aşksız keder olmasaydı mejnunlar “asya bâ sâfâ” çığlık atmazlardı. İyi ki elem var. İyi ki “Aşk” var. Hamd olsun ki elemsiz “Aşk” yoktur. Zira elemsiz aşkların sonu yokluktur. Öyle bir “Aşk” ki ne geçmişi kayda geçilmiş nede geleceği tahmin edilmiş. Fizik, kimya onun sınırsızlığının yanında zerrede bir zerredir. Öyle bir “Aşk” ki Lâ Yemût… Lâ Mekân! Lâ Vakt. Lâ …. Öyle bir “Aşk” ki Lâ İlâhe illâllah !

O halde öyle bir “Aşk” için geçtiğimiz yollarda, her çeşidinden elemler tadacaksak sevinelim.Acı verenler olsada tebessüm edelim. Sövenler, dövenler olsada gülelim. Biz gülerken ağlayalım. Ağlarken de dünyayı alaya alırcasına gülelim. Meselenin özü burada saklanıyor !

Sakla ! Sözlerimi sözlerinle akla. Ne alkışla ! Nede yargıla ! Gönlümden dökülenleri o candan gönlüne havale et. Oraya ben gelip zuhur edeceğim. Ne hayallerde nede hayallerden bir geride ! Ben orada gönlüne gözükeceğim. Sen beni orada karşılarken ben olduğum yere gömüleceğim. Sefer halindeyken rahmet olan karıncadan kim hesap sorabilir ki ?

Saat gecenin bilmem kaçı…Nasîb değilmiş sohbet içre sohbet olmamız. Nasib değilmiş O senin sancaktarlık yapmış olduğun bayrağın emniyet yamaçlarında kalmamız. Nasib değilmiş “Nur” ağabeylerimizle beraber olmamız. Nasib değilmiş o büyüğümüzün huzurunda çağım çağım ağlamamız. Nasib değilmiş müstakîm olmamız. Nasib değilmiş….

Ey Nasiib ! Nerdesin ?!



Nasib yoktu. “Adalette mi yoktu?” diye ne küfürlere girdim ! ‘Merhamet de mi yok?!‘ diye ne şirklere giriftâr oldum. Hâşâ, yer oldu “akıl denen de mi yok?” diye ne sözler sarf ettim! Sözlerim delhizlerden gelir gibi ellerimi titretir oldular. Acılarım elest hecesinden süzülür gibi ruhumu inletir oldular. O hengâmede senin cân gönlünü kırmış olmalıyım. Ancak sen beni affet. Affet ki kederlerim raksa kalksınlar. Sen merhamet et ki acılarım göğe uzansınlar.

Bana Nur ol ki ben güneşin olayım. Bana zırh ol ki bende kılıncın olayım. Bana kalem ol ki ilmin olayım. Bana bir söz ol ki kelâmın olayım. Bana bir vefâ ol ki rızân olayım. Bana bir dost ol ki bende sana hep dost kalayım…. Mekânımızın- hâl-i hazır memleketlerimizin hiç bir kıymeti-hududu olmasın bizde. Biz birbirimize konuşurken lâ mekân konuşalım. Birbirimizle görüşürken lâ zaman görelim…

“Lâ….. Lâ….. Lâ….. Ey Lâ…. Ey geriden görünürken Elif… Ey Lam-Elif !.............. “ Sukut etmişlerdi. Kimse sesini çıkartamıyordu. “Selam olsun” diye çığlık atanın cesaretine hasta oldum. Gıpta ettim. Nazarımı nazarına getirmeye çalıştım. Heyhat! Kime ne ! Cesâretimi toparlayamadım. Yıllar oldu…

“Gel” dedin de dâvetini elime alıp gelemedim. Zira öyle bir “davet” intizar ettim ki gelirken yol ağzında karbeyaz yücelere uçmak istedim. Gelirken seni öyle bir aldatayım ki “dünya dursun afallasın” dedim. “Gel ! Geeel ! “diye güm güm bedenimi inleten sesler meğer ki bir rüyaymış. Zira uyanıpta gelemedim. “Geliyorum” zannıyla göklere uçacağım günü gözlerime hala kestiremedim..

Öyle bir yolculuk olsun ki şeytana dudak uçuklattırsın. Yer gök afallasın.Öyle bir seferim olsun ki kendini pâdişah zanneden nefisler ağlasın! Seferimde ki kederlerim Aşk’ıma vasl olmam için rehberlik edeceklerse ne gam! Bana rehberlik eden kederlerim beni Aşk’ıma (c.c) kavuşturacaklarsa sözlerimi burada keserim……


Lâ … Lâ….Lâ… Lâ ilâhe illâllah. Muhammed Rasulullah (s.a.v)!

Ne mezâr idim… Ne taş… Ne toprak… Ben benden içre bir “Hub” olmak istemiştim. Ne kalem idim, ne kağıt… Ben benden içre bir “Cân” olmak istemiştim. Ben …. ben Ben’i (c.c) istemiştim…

Herşey hikâyeden ibâret(miş)!

Hudâ’ya (c.c) selâm-et…


Sevdalandım Ben bir Gül'e...



Sevdalandım ben bir güle yarenler
Gül benden uzakta ben güle hasret
Kimsecikler bilmez benim derdimden
Ancak garip bülbül anlar halimden
Islandı tüm sinem çeşmim selinden
sakınırım namertten hoyrat elinden

Çiçekler içinde gülüm baştır baş
Doluyor çilemiz bak yavaş, yavaş
Ancak Vuslat olduğunda biter bu savaş
Davet gelir kavuşursam gülümden
İşte kurtuluruz o gün zulümden
Farkı yoktur bu hasretin ölümden

Kokusu Efendimden kendi cennetten
Armağandır bize yüce Samed’den
Şeref’lendik şükür biz bu Nimet len
Zillet ise hoşnudum ben böyle zilletten
Nasılsa bitecek bir gün bu hasret
Sabretmektir bize düşen sabret

Hasret buram,buram gül demet, demet
Lakin gül benden uzakta ben güle hasret

Aglamak...



Ağlamak;
Rahmandan kuluna bir armağan, bir rahmet!
Ağlamak;
İçteki sıkıntıları dışa atmaktır sıkıntılardan arınmaktır!
Bazen sevgiliye naz! Bazen sitemdir! Bazen de anlaşılamamaktır
Bazen pişmanlığın ifadesi
Ağlamak;
Kaybedilene ağıt! Hüznün doruk noktası
Resulün kaybettiği oğluna hediyesi
Ya ResulALLAH! Sen de mi? Dedirten inci taneleri
Bazen Rabbe yöneliş!
Bazen af dileme!
Bazen acının inci inci dışa vurumu!
Adeta acının yıkanması toprağa karışıp yok olması
Bazen sevincin gözlere yığılması, ardından göz pınarlarından süzülen daneler
Yürekte sevinç fırtınaları koparken, gözlerin mahzunluğu!
Söylemek !hissettiklerini ifade etmek insana uzakken, süzülen damlalarla bunları tek tek yazmak!
İçteki gök gürültüsünün adeta yağmuru davet edimi
Yakubun Yusu fa özleminin ifadesi! Net, yalın, riyasız hiçbir kelime telaffuz etmeden tüm çıplaklığıyla,
duyguların ifadesi
Ve ağlayabilmek;
Gece yarısı mahlukat uyurken, seccadesinde Rab bine huşuyla yönelmiş,
alın secdede, Rabbi ile buluşmanın doruk noktasında
bir müminin gözlerinden süzülen damlalar! Belki de diğerlerinin kurtuluşuna mütesebbib!
Rabbinden rahmet olarak
Bir annenin yavrusuna özlemi, hasretinin ifadesi!
Duygular kumkuması içindeyken kalbin birden infilak etmesi
Ve gözyaşı;
Rabbinden rahmettir mümine!
Bir tesellidir anneye! Sevgiliye sığınak!
Mecnundan Leyla ya kalan hatıra!
ve Resulden ümmetine merhamet

Gönüller ki Gül’e hasret…

8 Kasım 2008 Cumartesi



Hatırımıza düştün hatırına düşür bizi Sevdik seni, sevindir bizi Uzaktayız yakınına vardır bizi; yandık pınarına kandır bizi Sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandır bizi serin kuyulardan; koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır bizi derin uykulardan Gözyaşı değil nice demdir gözümüzden akan; belki eriyip biten ruhumuzdur damlayan! Gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az Gül düşleri görelim gül gecelerinde, Gül’ün aşkını derelim gül hecelerinde Gözü sürmeli ile ağlayanın arasına gül serpelim, güle yeminler edip Gönülleri yıkayalım gül suyuyla Gönüldendir şikayet kimseden feryâdımız yoktur

Gönlüm ki Gül’e hasret… Üçüncü halin imkansızlığında… Ve kozanın amansız yırtılışında…

Cevher Gül’e düştü, mıknatıs bana, güzellik Gül’e, sevgi bana… Güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları… Güzelliğimi arttır benim Gül’üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi… Senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle Genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi Bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime Düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; geldir bizi her halde gel ya yanına çek beni! Gel Efendim! Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!

Gönül ki Gül’e hasret…

Güzellik kendisine sıfat değil ad olan… Gül olmayınca bahçeler berbad olan…

Bakışındandır başlangıcı bütün hadiselerin; ve en büyük yangın aşkının bir kıvılcımından… Dönüyorsa gökler bir yüzük halkasınca, ve dönmedeyse içinde ne varsa, kaşındandır yüzüğün, inci tanesi kaşından… İyi hal de hatırlatıyor seni bize, kötü hal de; korktuğumuzda da sevgin var içimizde, umduğumuzda da… Gözyaşlarımız gözbebeklerimizi boğazlıyor sensiz, duru şaraplar içinde zehirler yutuyoruz… Gökkuşaklarını toprağa gömenler de, nurunu ağızlarında söndürmek isteyenler de senden öte sınavlarda değiller aslında Nefis kendini içine üflemekte daim Gülü kendi sesinde solduranların seni beklemekle geçecektir yüzyıllar süren ömürleri Ah bir bilseler! Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü’yâ gördüm

Gönüller ki Gül’e hasret…

Gönül ki kana boyandı, ve Gül’ün aşkına yandı…

***

Aşk, bir Gül’ün adıydı… İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü! Gel ey, unutma bizi!… Seni bir seven aşkına sev hepimizi! Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim… Seni sevdiğim gibi…

Kalp Dokunmaktır...!



Bir elin hissediş hikâyesidir, bu satırlar…
Gözler ellere takılır önce… Hüzünlü yüzüyle karşılıklı bakışmadadır eller…
Anlar ki, orada yüzlerce kalp beklemektedir…Ve yumruk olur eller ağırlığıyla yükün, yere doğru eğilir
Yapabileceği çok şey vardır ellerin ve hissetmesi gereken paha biçilmez duygular…
Bir kalbe dokunmak gereklidir şimdi… Boşuna değildir, hiçbir şey… Ve hiçbir şey kalplere giden yoldan daha anlamlı değildir Yalnızca farkına varmak gerekir Bir dokunuş, on parmağın ve de bir yüreğin yapabileceği şeylerdir
Ve bir eldir, şimdi yollarda olan… Bir kalbe dokunmaktır sevincinin adı…
Tek isteği, sonu olan kâinatı aşmaktır, ulaşmaktır sonsuzluğa… Ve bunu bilir ki, kalpleri hissederek yapacaktır
Bir tabela vardır yolun başında, “Dokunmak nedir?” yazılıdır
Ve dokunmak, kalplere giden yolda anlatılacaktır
Muhtaç olan her kalbe uzanmaktır, dokunmak…
El olmaktır, yüreklere serpilen sevinç tohumlarını taşıyan…
Bir yetimin saçını okşamaktır
Bir tas çorbansa içtiğin şu dünyada, onu da paylaşmaktır
Ve dokunmak, yardım eli olmaktır…
Tebessümünse tek servetin, onu da cömertçe sunmaktır…
Dokunmak…
Keşfetmektir, sevgiye aç olan kalpleri…
Dokunmak…
Aç olan karınların, ekmek kokulu sevgisidir
Bayramlarda beklenen bir parça etin rüyasıdır dokunmak…
Kulluğun en anlamlı hikâyesidir
Ve bir lütuf değil, vazifedir dokunmak…
Sonsuzluğa açılan sevap kapısıdır
ALLAH’a olan merdivenindeki adımındır, dokunmak
Sonra şükrün sırası gelir… Ve son söz, duâlarla söylenir Dokunmayı nasip eden Yaratana, vesîle olan her şey için hamd gereklidir… Kolay yoldan âhiret azığı, belki de buna denilmektedir Ve hiç durmaksızın, el olmanın kıymeti bilinmelidir
Ve dokunmak, sevaplarla dolu bir hikâyeyi cennette dinlemektir…

İste Hayat Bu Kadar Kısaydı



işte hayat bu kadar kısaydı

Artık nefes alırken yoruluyorum
Yaşamak bir heyecandı eskiden;
Şimdilerde ise çile gibi geliyor bana
Aynaya bakmaya korkuyorum
Korktuğum yüzümdeki çirkinlik değil;
Yılların getirmiş olduğu bitkinlik,
Yorgunluk…
Ve beni eski halime yabancılaştıran bu yeni hal…
Dönüp baktığımda geriye,
Maziden kalan en güzel hatıralar çıkarken bir bir karşıma;
Bu yorgun bakışlarımı sorguluyorum
* * *
Önceleri heyecandan titrerdi ellerim; şimdi ise yaşlılıktan…
Düşünmezdim o zamanlar, o güzel günlerimin, o heyecan dolu yıllarımın, o güzelim gözlerimin, ellerimin, o kızıl saçlarımın ihtiyarlaşıp yerini şu son haline bırakacağını…
Oysa şimdi korkuyorum düşündükçe o cesur yürekli günlerimi…
Gittikçe yavaşlayan nabzım ve nefes almanın zorluğu ölümü hatırlatıyor bana
Ölümden de korkulur muymuş, Rabbe giden yolculukta?
Oysa gençliğime baktığımda, hatırlamazdım ölüme bu kadar yakın olacağımı O isyankâr halim, dünyaya hükmeden tavrım, bana geçen yılları göstermiyordu Daha çok, daha da çok yaşayıp günümü gün etmek, yarınlar kaygısı olmadan ânlara takılıp boş ve anlamsız geçen o gençlik günlerimin hesabını vereceğimi bilmiyordum
Yarınlar yoktu benim hayatımda…
Gelecek diye bir şey yoktu…
Ve geçmişimi sorgulamadığım gibi, nereden geldiğimi bilmediğim gibi, nereye varacağımı da bilmiyordum Bu dünyanın hevâsına takılıp kalmış, geçen ömrümün, yıpranan, biten bedenimin ve acı çeken ruhumun inleyişlerine bir mâna katmayacak kadar, yaşamak sadece nefes almaktı
Oysa yaşamak nefes almaktan ibaret değildi
Bu yorgun hayat çabuk bıktırmıştı beni
Artık sabah olmalıydı
Karanlık geceler yerini aydınlık günlere bırakmalıydı
Artık sabah olmalıydı…
Fakat "gece neye gebeyse onu doğurur" diyen Mevlana hazretlerinin sözü bir şimşek gibi aydınlatırken aniden zihnimi, düşündüm benim kaçmak istediğim gecenin neye gebe olduğunu…
Benim kaçmak istediğim gece, itirafı ne kadar zor olsa da dünya hayatımdı Ben bir an önce sabah olmasını istiyordum, yani ölümle gelecek olan ebedi hayatı…
Fakat tüm ömrü boyunca isyan ve küfür içerisinde olan bir insanın, gençlik yıllarını, o en verimli dönemlerini ALLAH'tan uzak, Peygamberinden uzak, Kitabından uzak bir şekilde geçirdikten sonra; kendinin ölüme değil; ölümün kendine yaklaştığını anlayınca ahirete hazırlanması ve onu arzulaması, onun için bir sabah mı olurdu; yoksa ebedi bir karanlık mı?
Evet, elbette ki tövbe denen bir olgu vardı ve ALLAH, sonsuz bir rahmete, mağfirete sahipti Affedebilirdi Lakin gençlikte yapılan amellerle şu son halimdekiler bir birinin yerini asla tutamazdı
* * *
Gece neye gebeyse, sabah o doğacaktı ve benim gecemin çok büyük bir kısmı karanlığa gebe olduğu için sabahım da kararacaktı
Beni bu kadar geç uyandıran bu müthiş duygu, kaynağını nereden alıyordu Bana son anlarımda da olsa bu hoş nefesleri aldıran gücün sahibi kimde ise, bir gün nefes aldıramayacak güne getiren de o olacaktı
İşte hayat bu kadar kısaydı…
Ya yeni doğan bir bebeğin gözlerini bile dünyaya açamadan yaşama veda edişi…
Ya genç bir bedenin yaşama doymadan toprağa girişi…
Ya da yılların verdiği yorgunluklara katlanan, göğüs geren ihtiyar bir bedenin korkarak hayata veda edişi…
İşte hayat bu kadardı…
İşte hayat bu kadar kısaydı
Aslolan hayat, gerçek hayat bizlere ahirete sunulacak olan ebedi hayattı Orada ne zamanın sınırlaması vardı, ne yaşlanma korkusu… Ne alnımız kırışacaktı, ne saçlarımız ağaracaktı, ne de geçen günler bize ölümü hatırlatacaktı Çünkü ölmek yoktu orda…
Sonsuz bir yolculuk ve onunla gelen bir güzellik vardı bu güzellikte rabbimin tüm mahlûkata sunmuş olduğu dünya nimetleri, bedeni ve akli olan güzellikler, bununla beraber ölümle başlayan ve ebedi olan bir yolculukta ahrete dair güzellikler…
Biz insanlar bu kadar güzellik ve müjdeden sonra neyi beklemekteyiz
Yaşamanın tadını çıkarmak için, yaşamı özümsemek gerekti sanırım ve yaşamayı bilmek… Aslında yaşamdan tad almak ve yaşamın keyifli, hoş güzel yanlarını bulmak çok da zor değil Biz insanların yapamadığı, beceremediği ve ona zor diye koşullandığı, yaşam ile mücadele etmeyi bilmemek
Yaşamın gizli koşulu yaşlanmak olsa da yaşlanırken genç kalabilmeyi ve içimizdeki güzellikleri kaybetmeden sabaha dahil olmayı başardığımız an şekillenecektir kaderimiz
Biz insanlar gerçekten kader oyunculuğunu çok iyi yaparız Kendimizi teslim ederiz
Acizliğin en ötesinde aciz yaşarız Mücadeleden değil; müdahale etmekten hoşlanırız Kaygı duymayız, kaygılarda boğuluruz Her şeyi şansa ve kısmete mâl edip kendimizi iyiden iyiye bırakırız tesadüfler yoluna ve hep takılıp durduğumuz engeller zincirine Hiçbir şey olağan değildir, her şey olağanüstü Olmaması gerektiğini düşünürüz, olmalı olan her şeyi Hep bir çıkar yol ararız Yolumuzdaki engelleri ve tuzakları görebilmek ve yıkabilmek varken

Hazır mısınız...!

5 Kasım 2008 Çarşamba



Hazır mısınız

Dünyaya gelmeden önce sana soruldu “gitmek istiyor musun?” diyesense kendinden emin bi şekilde “evet” dedin
Yaşamı kabul etmiştin hiç düşünmeden
Sonra gözlerini ilk açtığında, dünyada buldun kendini,
orda ki herkeste kabul etmişti yaşamayı,tıpkı senin gibi
Etrafında tanımadığın insanlar,bilmediğin bi dilde konuşuyorlardı ama sen de yavaş yavaş uyum sağlamaya başlıyordun
Onlar gibi konuşup onlar gibi hareket ediyordun …

Önce ilk kelimeleri söyledin,ilk adımlarını attın,her şeyden habersiz saf ve temiz yüreğinle
Saatler,günler ve yıllar geçti okul çağına geldinBazen dayak yedin bazen sevildinHatta sınıf başkanı bile oldunNe mutluluk verici şeylerdi o zaman ,
çünkü o zaman çocuktunYaşam zevk ve sefadan ibaretti

Yaş büyüdükçe yükünde arttı13-14 yaşlarında artık bir gençtin
ve yine mutluydunAma o günlerde geçti…

Büyüdün büyük adam oldun ! zorluklarda bi garip oldu sanki,
büyük göründü gözünde bazen isyan ettin
“niçin yaşıyorum bunları?” diye bazen de her şeye göğüs gerdin…
sende biliyorsunDünyaya gelmeden önce,neleri yaşayacağın anlatılmıştıZaman bu,geçip gidiyor hayatı da zorlaştırıyordu ;
pişmanlıklar, kızgınlıklar git gide artıyorduYenilgiler seni daha çok yorduAradın aklındaki soruların cevaplarınıSinirleniyordun
çünkü hayatın istediği gibi yönlenmiyorduBiri seni itekleyip duruyorduama hiç arkana bakmadın kim bu diye
Çünkü zaten kolay yolu bulduğunu sanıyordun
her şeyin sebebi kader(!)

İsyan ettin hiç düşünmedinHep “ben ne yaptım ki ?” deyip durdunYerinde saydın hatta geriledinNiye beni dünyaya gönderdin diye bağırdın bazen,sana bu dünyayı cennet şekliyle verip,cehenneme çevirdiğin Yaradan’a

Ama hem sen istemiştin hem de unutmuştun emanetlerin asıl sahibiniVe ölüm kapını çaldı! O zaman fark ettinhatırladın her şeyiSana hayatın boyunca verilen şansları geri çevirmene rağmen yüzsüz bir şekilde bir şans daha istedinAma hakların bitmişti ve yerin belliydi…
Önce yaşamayı kabul ettin,sonra yaşam zevkine kapılıp asıl hesabı unuttun
Peki ya siz ,diğerleri ;ansızın kapınızı çalan ölümü,

içeri davet etmeye,HAZIR MISINIZ?

Yalvarıyorum... !



Yalvarıyorum
Hidayet Nasip Et Onlara

Seni tanıma mutluluğunu, Seni dost edinme mesutluğunu yaşayamayanlara,
Onların elleri açılmak istemiyor mu Sana? Onların kalpleri özlem duymuyor mu Sana?

Onların dilleri Sen'in adını zikretmek istemez mi?

Onların bütün uzuvları Seni ister biliyorum ama nedir onlara bu hasreti çektiren, nedir Sana kavuşmalarını engelleyen?

Nedir onları Sen'den alıkoyan?

Ey güzeller güzeli Rabb'im,
Ey ALLAH'ım!
Ey duaları geri çevirmeyen Rahman!
Sana bütün gücümle, bütün kalbimle ve kalbimin tercümanı olan gözyaşlarımla yalvarıyorum
Seni tanımayan biçarelere de göster kendini Tattır onlara sevgini
Bilsinler ne büyük bir aşk olduğunu
Bilsinler Senin alemlere Rahmet olan Rasülünü
Bilsinler Senin affediciliğini Onlar da gelsin Senin mağfiret kapına
Onlar da istesin Seni bizim istedigimiz gibi
Rabb'im hayatında hiç Sana ibadet etmemiş, içinde hiç ALLAH aşkı olmayan,
imana susamış ama susuzluğunun kaynağını bilmeyen bu insanlara hidayet nasip et ne olur!

Ne olur ALLAH'ım;

Senin içime koyduğun sevgiyle sevdim ben onları Senin rızan için arkadaş dedim onlara

Rabbim ben sadece bu dünya icin sevmiyorum
Sevdiğim herkesi ahirette de birlikte olayım diye seviyorum
Sana gelirken onlarla birlikte geleyim diye seviyorum Yani herkesi seviyorum Sen;den ötürü

ALLAH;ım! Ya sarılırsa yakama, ya bana derse o Büyük Günde, Neden anlatmadın bana Rabbini?
Neden anlatmadın bana cennet-cehennemi? Neden Rahmet Peygamberinden söz etmedin?
Neden bu ilahi düğüne beni de davet etmedin?

Sen benim arkadaşım değil miydin?

Hani arkadaslar birbirlerine herşeyi anlatırlardı Sen bana neden anlatmadın?

Bana neden bugünden haber vermedin? Neden, neden, neden?"
ALLAH'ım!! Ben ne yaparim bu soruların karşılığında? Ne cevap veririm, nasıl dayanırım?

Omuzlarım kaldırır mı bu yükü?
Öyle bir yük, öyle bir yük ki Sana ve Rasülüne kavuşmanın sevincini yaşatmayacak bana
Çünkü bir şeyleri eksik bırakmışım ben dünyada Haketmemişim ben bu sevinci
Tam Sana kavuştum derken bu arkadaşımın hakkının altından nasıl kalkarım,
nasıl öderim bu vebali?

Rabbim Sen istersen, Sen ol dersen ne olmaz ki! ALLAHım onları da aramıza kat
Onları da Sana yönelt Onlar da sevsin Seni Seni sevince zaten bulacak bütün güzelliği,
bütün doğruluğu

Seni sevince ölümü de sevecek, peygamberleri de sevecek Herşeyi, herkesi sevecek
Seni seven neyi sevmemiş ki? Ben acizim, birşey yapamıyorum duadan baska
Elimden fazlası gelmiyor Senin sevgini yine ancak Sen koyarsın onların kalbine
Sen yöneltirsin onları kendine

ALLAHım! Yapabildiğim tek şey şu anda gözyaşlarımla birlikte elimi açıp sana yalvarmak

Yalvarıyorum hidayet nasip et onlara
Asıl mutluluğu ver onlara ve onlar gibilere

Ver onlara ALLAHım sevgini!
Yağdır Rahmetini!

Ve beni de bütün müslüman kardeşlerimi de affet Rabbim;

affet Rabbim

affet Rabbim

affet Rabbim

affet

Taş idim, kalp oldum...



"Taş idim, kalp oldum.."

Güçsüz, takatsiz bedenlere yüklendi…

Can kokan taşlardan, medeniyet inşa etmeye kalkıştı firavunlar

Ölümsüz kalmak için, taşa oydurdular çehrelerini

Ebediyet taş idi onlar için

Geleceğe uzanan binalarla övünüp, taştan mezarlar yaptılar

Kendilerine uyarıcılar geldiğinde:

“ Bize uğursuzluk getirdiniz Bundan vazgeçmezseniz sizi taşa tutar, eziyet eder, elem veririz”dediler

Bir kez daha kan döktüler taşlarla

Çaresizliklerini fark ettiklerinde, elleri taşa sarıldı Aciz bırakan her şeyden kurtuluş sandılar taşı; hakikatten, ölümden, kaçışı olmayandan

Hâlbuki taştır cehennemin yakıtı

Babil’den bu yana gökyüzüne çıkmak için yığılmış taşlar dağ gibi Oysa dağa, taşa yüklenince sorumluluk çekinmiş, kaçılmış ondan

Sadece beşer almış bu emaneti, sonra düşmüş, taşa muhtaç sanmış kendini Taştan ilahlar yaparak önünde diz çökmüş İbrahim boynuna asmış baltayı taşın

Demişler;
“Nasıl olurda bir taş baltayla zarar verir?!”
Demiş;
Zarar vermeyenden fayda bekleme!

Taştan binalar, yollar, duvarlar, gökdelenler…

Medeniyet; taşlarla övünen akıl…

Taşlara sığınanlar, hep toprağa salmışlar ordularını En değerli taşların toprağın derununda gizlendiğini bilmemişler, anlamamışlar toprak zerrelerinin enginliğini Oysa toprağa bırakmış İbrahim sevdiklerini… ALLAH’a sığınmış… İsmail su bulmuş, toprakta korumuş annesi… Suya bırakmış annesi Musa’yı, korumuş Taşlardan toprağa sığınınca Musa, uzakta ateş görmüş anlamış

“Benim ben!” demiş
“ALLAH!” demiş

Toprakla terbiye etmiş Musa kavmini

“Aklımız ALLAH’ı neden almıyor?” diyenlere “dağa, taşa bak!”demiş

“Rabbi göster!” diyince parçalanmış dağlar

Toprağa dikilmiş bir taştır nihayet; yitirilmiş bir cana işaret eden Başlarına taş dikildiğinde ebediyen susmuş toprak olduğunu unutanlar ve bir gün yatarken taşın üstüne, er kişi diye; ne er kalır, ne kişi sevdiklerinden Yatarken taşın altına sevdiysen Rabb'i, sevdiysen Nebi'yi; o kalır Kutlu Nebi ALLAH’a yöneldiğinde taştan eve çevirdi yüzünü, taştan ev sonsuza dek kıblegâh oldu, oraya varmak hac oldu, hacı oldu oraya varanlar Herkes onun getirdiği değerler etrafında birleşti

Kötülüğe, şeytana taş attı hacca varanlar

Topraktan yaratmış Âdem’i ALLAH Musa toprağa vurunca sular yarılmış, İsa adım atınca kanat germiş melekler Hangi toprağa basmışsa ayağını kerem sahibi Elçi, bereket olmuş Taşa basmış İbrahim, kurar iken Kâbe’yi İzi çıkmış ayağının sevinmiş, makamı İbrahim olmuş Taşa basmış Nebi yükselirken miraca, taş değer olmuş Put olmaktan kurtulmuş, her şey yerli yerine oturmuş Taşlar ALLAH‘a yönelmiş ondan sonra ALLAH korkusuyla inmişler zirvelerden Hissedince günahı kararmış Hacerül Esved, bembeyaz bir taş iken Nebi öpmüş, sahabe öpmüş, hacı öpmüş; Nebiyi öpmüş taş, tavaf oradan başlamış Tevazu yüklü taşlardan mescitler kurmuş Resule tabi olanlar, secdeye varmışlar huzurunda ALLAH’ın, sadece ona sığınmışlar Hıra’da dururken görmüş Nebi ufukta apaçık, örtüsüne bürünmüş önce, sonra kalkmış, uyarmış, taş kesilen zihinleri açmış “ALLAH !“demiş, “ALLAH!” demiş Bilal, taşın altında

Taş; “ ALLAH!” demiş

Dedi; konuşmaz taşlar
"De ki; o gün diller taş kesilir, eller, ayaklar haber verir yaptıklarından"

Taş vardır; içinden ırmaklar fışkırır Taş vardır; yarılır, içinden sular akar Taş vardır; "ALLAH" korkusuyla düşer
Dedi; su çıkmaz taştan
"De ki; ya Musa asanı taşa vur!"

Her taş yerine oturdu, dokununca Nebi
“ O, el emindir!” dediler

“Siyah taşı yerine kimin oturtacağına o karar versin” dediler ve henüz seçildiğinden habersizken bile adalet yaydı, güven yaydı, barış yaydı insanlara Nebi olduğunda bir medeniyet kurdu gönle giden, ilim üreten, adalet yayan Zaman geldi taş taşıdı, vakit geldi kalp okşadı Yetimin başına koyunca elini Nebi, onun elinden mahrum kalan yetim oldu Zengin oldu kendini fakir sanan, fakir kaldı onu anlamayan Nihayet taşı aşmayı öğretti gönülle, sevgiyle, duyguyla, akılla, sağlıklı bilgiyle

Dediler; yenilik yoktur ki onda
"De ki; hepimiz yenilendik"

Mahcup oldu Taif de Resul’e atılan taş

“Bilmiyorlar “dedi af diledi âlemlerin rahmeti Bilmiyorlardı, bilmek istemiyor, direniyorlardı

“Sizden biriyim!” dedi Nebi…

“ Sevgi” dedi, “Kardeşlik” dedi, “Adalet” dedi” Merhamet” dedi

“ Din dürüstlüktür” dedi Buyurdu; "din müsamahadır, kolaylıktır, samimi olmaktır"

Anlamadılar, konuştular, sırt çevirip toprağa taşa verdiler yanlarını, taş yıkılıverdi Suçladılar, değer bizdedir dediler, böbürlendiler

Nadan ne bilsin, nerde bir değer varsa üzerinde Muhammed ’in kokusu vardır; nerde Nebi’den koku varsa, o değerlidir

Dediler; efendin ne getirdi kılıçtan başka?

"De ki; taş idim, kalp oldum!"

Ben Kim miyim?



Ben kim miyim?
Hani Seni Seviyorum ya
Hani gıpta ediyorum ya ashabına
Hani HzFatıma'yı anam, HzHasan Hüseyin'i kardeşim olarak görüyorum ya!

Hani ne zaman hüzünlensem, Sen geliyorsun ya aklıma
Görmeden hayranım Ya cemaline
Kalbin kadar güzel yüzünün hayalini kuruyorum ya

Hani ne zaman çok gülsem
Sen'in hafif kızgın bana baktığını görüyorum ya!
Hani bana diyorsun ya" Yerinde olsam, az güler çok ağlardım " diye

Sonra nerede bir yetim görsem Sen'i buluyorum ya yanımda
Hani bana diyorsun ya "Beni istiyorsan onun başını okşa

Hani hep bir özlem var ya içimde
Hep vuslat varya hayalimde
Hani gözyaşları içinde, yeşil kubbenin resmine bakıyorum ya
Hani hayal ediyorum ya hep Efendim
Safa-Merve arasında, önümde Sen varmışsın gibi koştuğumu

Hani uzun boylu, siyah saçlı, beyazlar içinde birine Sen diye sesleniyorum ya!
Sonra adam arkasını dönünce
Senin olmadığını görüyorum da eğiyorum ya başımı,
Sevincim yerini hüzne bırakıyor ya

Hani Sana gidecek her yolcuyla selam yolluyorum ya
Sonra da selamımı almışsın gibi seviniyorum ya
Hani kalbimin bir yanı "Ümit" derken,
Bir yanı korkuyla atıyor ya

Hani Seni Seviyorum Ya Efendim
Hani günahlarımı unutup, Seninde beni sevdiğini düşünüyorum ya!
Duyuyorum ya "ÜMMETİ" diye seslenişini

Ne zaman bir yüzük alsam elime
Senin yüzüğün geliyor ya aklıma
Hani üzerinde Muhemmedun ResulALLAH yazılı olduğunu düşünüp,
Ebu Bekir ve ashabına selam yolluyorum ya

Sonra hep hayal ettim ya Efendim, arkanda namaz kıldığımı

Hani anam, babam, canım Sana feda olsun dedim ya

Hani ben varım ya
Seni Seviyorum ya
Çok Seviyorum ya
Salat, Selam üzerine olsun Ya ResulALLAH

Ben kim miyim?
1400 yıl öncesinde Selam ettin ya
Kardeş belledin ya
Seni Seviyorum ya

Güllerinde Agladıgı Vakitler Vardır



GÜLLERİNDE AĞLADIĞI VAKİTLER VARDIR

Ağlamaktan gözleriniz mi görmeyecek? Varsın görmesin!!!

Gülmekten kalplerimiz kararacağına, bırakalım gözlerimiz kör olsun
ağlamaktan

Ağlayıp da rahmet pınarlarına dönsün göz pınarlarımız Kim bilir belki de ALLAH o gözlerden cennet ehline ab-ı kevser içirir

Ve der ki; “benim için ağlayan gözler cennetin rahmet çeşmeleridir Ben o gözlerden cennet ehline vuslat şarabı içiririm”

Evet, ağlamak çağrıdır sevgiliye, sessizce rahmetle… Ağlamak kesip yüreğini kanını feda etmektir sevgili uğruna Ağlamak, anlamaktır sevgilinin sırrını

Gözyaşı cennettir Dil ile susmak ama göz ile konuşmaktır ağlamak

Gözlerin dilidir gözyaşı Ve ALLAH(cc) çok iyi bilir gözyaşının dilini

Bu yüzden misafir olur ağlayan kalbe

İşte bundandır ağlayıp rahatlamamız

Gözyaşı rahmete çağrıdır ALLAH’ın rahmet çağrısına rahmetle cevap vermektir ağlamak

Gözyaşı, rahmet geldin diye, yıkamaktır yolları nefsaniyetten

Cennetten esintidir gözyaşı

Ve ne mutlu bizlere ki, ağlayan bir resulün ümmetiyiz Yaşarmayan gözden ALLAH’a sığınırım diyen Muhammedin ümmetiyiz

Bindörtyüz yıllık hasretin varisiyiz bizler


 
TNB